Kadın Cerrah Olmak

Olgunluk Dönemi

Yanılmıyorsam yıl 1997, özel hastaneler artmaya ve kendilerini geliştirmeye başladılar. Özel hastanelerde üniversite hocası çalıştırma dönemi yaygınlaşmaya başladı. O tarihe kadar International Hospital'da böyle bir gelenek yoktu. Gelişmiş ülkelerdeki alışkanlığa uygun olarak, akademik kariyer üniversiteye aitti ve üniversite kadrosuydu. Özelde iyi doktor olmak yeterliydi. Ben International Hospital'da göreve başladığımda Cerrahi bölümünün başında sevgili İlter Hoca vardı, geri kalan hepimiz uzmandık yani akademik unvanlarımız yoktu. Derken İlter Hoca emekli oldu ve bölümün başına kim geçecek telaşı başladı. Bir çabuk sorun çözüldü ve Metin Hoca göreve geldi. Bu arada başka hocalar da part time kadroya girdiler ve ortalık karıştı. Yeni gelen hocalar uzmanların ameliyat yapmasını kabul etmediler, bu tabi hoş değildi çünkü Sağlık Bakanlığı hepimize cerrah diploması yani ehliyet vermişti ama hocalar bu ehliyeti kabul etmiyordu. Bunun pek çok nedeni vardı, burada politika yapmak istemiyorum , bu yüzden nedenleriyle uğraşmayacağım.Tabi bu durumu biz cerrahlar kabullenmedik ve istifa etmeye karar verdik. Yönetim beni çağırdı ve benim ameliyat yapmama engel olmayacaklarını, acil şefi olarak görevime devam etmemi istediler. Bir karar vermem gerekiyordu, ya diğer cerrah arkadaşlarımla protesto amaçlı istifa edecektim , ya da bu eylemde onları yalnız bırakıp sevgili hastanemde görevime devam edecektim. Karar vermek çok zor oldu, başkaldıran karakter yapım "çek git" diyordu, hastaneye olan sevgim ve acil servisteki görev aşkım " kal" diyordu yani mantığım kal diyordu. Genelde mantığımla değil kalbimle hareket ederim ama bu sefer profesyonelce düşünüp mantığımla hareket ettim ve kaldım. Diğer arkadaşlarım muayenehane açtılar ve çok başarılı da oldular. Ben yeni gelen cerrahi ekiple çalışmaya başladım. Adaptasyon döneminden sonra biri dışında herkesle uyum sağladım. Maalesef hocalardan biri ben hastaneden ayrılıncaya kadar benimle uğraşacak ve ameliyat yapmamam için elinden geleni ardına koymayacaktı. Neydi bu insanların hırsı bilemiyorum.

Aynı yıllarda özel hastanelerde akredite olma fikri gelişmeye başladı. ABD de JCI (Joint Commission International) diye bir akreditasyon kurumu var, dünya çapında en çok kabul edilen kurum. 1995 de üst yöneticilerimiz bu kurumun toplantısına katıldılar ve akredite olmaya karar verdiler. Döndüklerinde önce toplam kalite yönetimini hayata geçirelim sonra akredite olalım, olayı sindirerek yavaş yavaş gidersek daha iyi oturur ve akredite olmak kolay ve kalıcı olur diye düşündüler. Çok da haklıydılar. Boğaziçi Üniversitesinden bir gurup hocayla anlaştılar ve toplam kalite yönetimi çalışmaları başladı. Biz bu çalışmaları yaparken Memorial Hastanesi bizden önce davrandı ve Türkiye'de ilk akredite hastane unvanını onlara kaptırdık! Halbuki biz ilklere çok alışmış bir kurumduk. Biraz içimiz buruldu. Toplam kalite yönetimi çalışmaları büyük bir şevkle devam etti ve uygulanmaya başlandı. Bu süreci takiben akreditasyon çalışmalarına başlamaya karar verdik.

Üst yönetim hep ilklere alışık olduğumuzdan olacak JCI akreditasyonundan vazgeçti ve yine çok önemli bir kurum olan İngiliz HQS (Health Quality Service) den akredite olmayı seçti, böylece yine bir ilki başaracaktık.

Bunlar konuşulurken bir gün genel Müdürümüz Yaşar Bey beni çağırdı ve akreditasyon proje lideri olmamı istedi. Bu çok onur verici bir teklifti. Akreditasyon proje lideri olmak bütün hastanenin başına geçmek gibi bir şeydi, çünkü tüm hastanenin yeni kalite standartlarına uyumunu sağlamak benim liderliğimde olacaktı. Hemen ekip oluştu ,sevgili arkadaşım Dr.Nur Kaşkır ile birlikte hummalı bir çalışma dönemine girdik. Mesleğimin en keyifli projelerinden biriydi. Toplam Kalite Yönetimi çalışmalarının ne kadar isabetli bir karar olduğunu bu süreçte tekrar görmüş olduk. Herkes zaten kuruluş felsefemizde olan kaliteli olma fikrine iyice alışmıştı,yaptığını yaz,yazdığını yap,ölç ve iyileştir herkese işlemişti. Tıbbi ve idari tüm bölümlerde takımlar oluşturduk, bir yıl inanılmaz çalıştık ve sonunda 100 üzerinden 100 ile akredite olduk.

Bu dönemde en önemli icraatlarımdan biri de henüz sigara yasağı yokken hastane içinde sigarayı yasaklayabilmek oldu. Çok derinden çalıştık, önce sigaranın anti propagandasına başladık, derken sigarayı bırakmayı özendirdik ve bırakanları duyurup, ödüller vermeye başladık ve sonunda bir gün tamamen yasak ettik.Önce tepkiler oldu ama birkaç ay sonra tüm çalışanlar(Metin Hoca ve rahmetli Göksel hoca hariç) herkes bu uygulamayı çok sevdi ve dumansız ortamın güzelliğine alıştılar. İki hocamız poliklinik odalarında zaman zaman sigara içmeye devam ettiler, diğer çalışanlar onların büyüklüğüne verip onları görmezden geldiler,yani sorun olmadı.

Hastanemiz akredite olduktan sonra bir furya şeklinde diğer hastanelerde hazırlık yapmaya başladılar ve ard arda hemen hemen tüm A gurubu özel hastaneler akredite oldular. Aslında bu Türk Tıbbında bir çığırdı. Özel sektör kendine güvenip korkusuzca uluslar arası arenada savaş vermiş ve kalitesini belgelemiş oldu. Türk insanı da kaliteli tıp hizmetiyle tanıştı. Hastanın güzel muamele gördüğü, bilgili kadrolar ve ileri teknolojiye sahip cihazlarla hizmet aldığı hastanelerin ülkemizde de olabileceğini kanıtladılar ve Türk insanını kaliteli hizmet almaya alıştırdılar. Akreditasyon furyasına üniversite hastaneleri de katılmaya başladılar ve bazıları bazı bölümlerini akredite ettiler. Sonra bakanlıkta bu işi kurcalamaya başladı. JCI ile görüşmeler yaptılar ve yeni performans kriterleri çıkardılar,devlet hastanelerinde uygulamaya koydular. Bu çalışmalar bugün de hem sağlık kurumlarında hem de bakanlık nezdinde hızla devam ediyor.

Bu yazım çok fazla ciddi oldu onun için burada bitiriyorum, devamını tabi ki yazacağım. Bu kadar ciddi yazabilmemin nedeni sanırım dün geldiğim Bozcaada tatilinde çok iyi dinlenmem olsa gerek. Ağır konulara girecek güç toplamışım herhalde ama yeter bu günlük.

Size biraz Bozcaada'yı anlatayım. İlk defa 6-7 yıl önce International Hospital'daki kadın doktorlar ve çocuklarımızla gitmiştik. Çok eğlenmiştik, çok değişik bir tatil olmuştu. Maalesef küçük kızım suyu çok sevdiğinden onu bir türlü sulardan çıkaramamıştım, her seferinde dudakları morarıncaya kadar suda kaldı. Tabi Bozcaada'nın buz gibi suyunda morarıncaya kadar kalmanın bir bedeli olacaktı ve son gün ateşlendi,ertesi gün yola çıktığımızda 39-40 derece bacaklı ateşleri olamaya başladı,bu hiç hayra alamet değildi. Neyse küçük ateşli kızım ve büyük kızım arabaya yerleştik ve dönüş yoluna koyulduk. Küçük büyük dediğime bakmayın biri 10 biri 13 yaşlarındaydılar o zaman . 7 saatlik yolda büyük kızım kardeşinin ateşini düşürmekle uğraştı, hiç durmadan soluğu hastanemizde aldık. Tetkikler yapıldı, bizim ki zatüre olmuştu. Bir kaç gün hastanede yatmak zorunda kaldık. Yani ilk Bozcaada seyahatimiz hüsranla sonuçlanmıştı.Bir daha da hiç gitmedik.

Bu sefer Arın -Ali Saydam'ın davetlisi olarak gittik adaya. Bu arada kuzenim adadan 80 dönüm arazi almış ve üzüm yetiştirmeye başlamıştı. Çok keyifli bir yolculuktan sonra adaya ulaştık. Adaların benim üzerimde farklı etkileri olur.Her şeyden uzakta izole olma hissi hem bir rahatlık hem de hafif bir huzursuzluk verir bana.

Saydam'ların evi çok keyifliydi doğrusu, küçük ama kocaman, içeride lazım olan her şey ve en önemlisi inanılmaz huzurlu bir hava var, süper bir enerji algılıyorsunuz. Deniz de çok güzeldi, bakir koylarda denize girip alabildiğine snorkel ile gezdik, deniz dibini keşfettik, hala çok çeşitli balıklar ve sedefli kulaklar var.

Adada yemek yemek için güzel balıkçılar var, çay bahçeleri de çok güzel, küçük yöresel tatların olduğu lokantacıklar da var ama bir yer keşfettik ki adaya yolunuz düşerse mutlaka uğrayın. Uzun yıllar üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra hızlı hayata veda edip adaya yerleşen Selçuk Aykan ve Deniz Barlas birlikte bir yer açmışlar aslında açmamışlar, çünkü gelen herkese müşteri gibi değil,evlerine gelen misafir gibi davranıyorlar.Hazırlık yapabilmek için randevusuz misafir kabul etmiyorlar.Bir kahvaltı çıkarıyorlar her şey organik ve Selçuk bey yapımı.Ununu kendi öğütüyor,ekmeğini kendi yapıyor,peynirini kendi yapıyor,reçelini kendi yapıyor,şarabını kendi yapıyor,ne diyeyim her şey made by Selçuk . Kendi yaptığı lordan bir peynir pastası yapmış (cheesecake),bir kahveler yapıyor. Hemen gözümüzün önünde topladığı melisa yaprakları ile yaptığı çay da çok nefisti. Birde bunları bağ evinin bahçesinde tabiatın ortasında yiyorsunuz. Ne diyeyim gidip kendiniz görün.

Bozcada'da en çok üzüm yetişiyor ve şarapçılık var. Reşit Soley adada kaliteli şarap üretilebileceğini kanıtlamış ve diğer üreticilerinde kaliteli şarap üretmelerine bu şekilde örnek teşkil etmiş.Hepsi güzel şarap tadım yerleri yapmışlar,haberli giderseniz fabrikalarını da gezdiriyorlar, Çamlıbağ gün batımı bağ gezileri düzenliyor. Vasilaki ve çavuş adanın kendi üzümü,onun dışında Selçuk Aykan 'ın komşusu adada zinfandel üzümü yetiştirmeyi başarmış. Cabernet Chevignon ve merlot ta yetiştiriyorlar. Şaraplar gerçekten nefis.

Adadaki 2. günümüzde kuzenim Cem Öz geldi . Cem ağabey ikinci jenerasyondaki iki erkekten biri ve büyük olanı, ailede yeri önemli yani, nadir olan önemli oluyor, geri kalan 20 kuzen hep kadın,yani erkeğe değer veren amazon sülalesi gibi bir şey bizim sülale. İşte bu değerli kuzenim bize arazisini gezdirdi, çok güzel bağlar yapmış, fıstık çamları ve susuz yetişen domates ekmiş. Kavun karpuzda var. Bağdan üzüm yemek çok keyifliydi doğrusu. Tavşanlardan çok şikayetçi , gelip kavunlarını yiyorlarmış. Önceleri beraber kardeş kardeş yaşabilir ürünü paylaşabiliriz diye düşünmüş ama sonra tavşanlar abartıp tüm kavunları tadınca fikri değişmiş, onlara çok kızgın, bana çizgi film kahramanlarını hatırlattı hani Roger Rabbit ve onu kovalayan adam var ya!

Son gün kuzenimin bağından İstanbul'da ada tadını devam ettirebilmek için bir kasa çavuş üzümü topladık. Daha doğrusu hem yedik hem topladık.

Aslında bu geziden kitap bile olur, çok güzel bir tatildi doğrusu. Eğer soğuk deniz, el değmemiş doğa, üzüm , balık ve şarap seviyorsanız Bozcaada'ya mutlaka gidin.

Sırada ablamın bu kış ev aldığı Alaçatı var. Belki bundan sonraki yazımı size oradan yazarım.

Sevgilerimle,
Op.Dr.Sevil Öz

25.1.2011 - 14:55

Diğer Yazılar  ››

Reklamlar