Kadın Cerrah Olmak

Kadın Cerrahın Da Pazarı Var

Bugün Pazar. Pazar günlerini çok seviyorum. Ailemle hiç koşuşturma olmadan keyfimce geçirebildiğim tek gün. Sadece bu gün çok önemli telefonlar dışında telefonlarımı da açmıyorum. Evimde iki telefon var, biri harcı alem diğeri çok özel kişilere verdiğim, pazar günü harcıalem telefonumu da fişten çekiyorum. Genellikle sabah 7.30 gibi kalkıp kızım uyanmadan bir boğaz yürüyüşü yapıyorum, bazen sevgili arkadaşım Şehnaz'la buluşup Bebek Cafe Nero'da dedikodu yapıyoruz ama kıyasıya. Sakın başkalarını çekiştirdiğimizi sanmayın kendi işlerimizle ilgili genelde, kimseye söyleyemeyeceğimiz gizli düşüncelerimizi paylaşıp kıs kıs gülüyoruz. Sonra eve geri yürüyorum, minik kızım henüz uyanmış veya hala uyuyor oluyor. Bu arada minik kızım 17 yaşında ama evin küçüğü ya hep minik kuş. Sabahları çok erken kalktığı için cumartesi, pazar uyumasına izin veriyorum ama en geç 10.00 kadar. Erken kalkan yol alır! Sonra bir kral kahvaltısı hazırlıyorum. Anne kız keyifle kahvaltı ediyoruz ve gün başlıyor. Bir aydır rutinimiz biraz değişti. Küçük kızım da ablası gibi Princeton Üniversitesi'nde okumak istediği için hazırlıklara başladı, SAT sınavları için ders alıyor. SAT sınavları ABD de okuyabilmek için aşılması gereken sınavlar, aldığınız not çok önemli ne kadar yüksekse Harvard, Princeton, Yale gibi üniversitelerde okuma şansınız artıyor. Tabi sadece not yetmiyor, okul başarınız, aldığınız ödüller, gerçekleştirdiğiniz sosyal projeler, STK larla çalışmalarınız, spor yapıyor olmanız, müzik yapıyor olmanız vs ,hepsi birlikte değerlendiriliyor. Yani bizde ki gibi sadece tek bir sınavla kaderiniz belirlenmiyor. O yıla kadar yaptığınız her şey önemli hale geliyor. SAT sınavlarının bir özelliği de aynı sınava birden fazla girebilmeniz, ilk sınavda istediğiniz skoru tutturamazsanız tekrar tekrar girme hakkınız var, en son girdiğiniz sınav geçerli oluyor. Örneğin büyük kızım ilk SAT sınavına İzmir'de girmişti. Babamın evi şehre uzak olduğu için otelde kalmıştık, şansa bakın ki sabaha karşı otelde yangın çıktı, yalınayak canımızı zor kurtardık, aslında onu da bir gün anlatmalıyım, ülkemizde hem de 5 yıldızlı ünlü bir otelde yangın güvenliğinin ne kadar mükemmel olduğunu! Neyse kızım is kokarak, uykusuz, panik halinde girdi sınava ve tabii beklenen oldu, istediği skoru yapamadı. İki ay sonra tekrar girdi ve tavan yaptı. Pazarımıza dönersek, küçük kızımı her pazar saat 11.00-13.00 arası Gümüşsuyu'nda muhteşem manzaralı bir evi olan hocasına götürüyorum ve onu Taksim Starbucks'da gazetelerimi ve kitaplarımı okuyarak bekliyorum. Aslında Taksim'e gitmek çok kolay ama toplu taşımayla uzun sürüyor, vakit kaybetmesin, yorulmasın diye anne olarak bu görevi üstlendim. Birazda ona daha fazla baskı olsun diye yapıyorum "annem benim için nelere katlanıyor, daha çok çalışmalıyım" duygusunu körüklemek için! Bu, pazar günü Taksim gezileri hoşuma da gitmiyor değil. Bu kadar yoğun olarak sanırım en son üniversite öğrencisiyken Taksim'e gelirdim. Orada bambaşka bir hayat var. Çok uluslararası bir yer. Starbucks'da diyebilirim ki Türkçe konuşandan çok İngilizce konuşan var. Böyle ortamlarda hayallere dalıp bir sürü şey düşünürüm. Mesela bugün, bu yabancılar sağlık sorunları olunca nerelere gidiyorlar, memnun kalıyorlar mı, bunların ne kadarı turist ne kadarı burada yaşıyor vs bir sürü soru geldi aklıma. Hatta bir ara gözümün önünde şöyle bir manzara canlandı, elimde kağıt kalem insanlarla görüşüp merak ettiklerimi soruyorum sonrada buradan size aktarıyorum. Derken kendime geldim ve gazetelerime bakmaya başladım. Bu arada misto cafe içiyorum, Starbucks'ın en sevdiğim kahvesi, filtre kahve üzerine biraz süt. Cumartesi vakit bulup gazete okuyamadığım için önce cumartesi gazetesinden başladım. Ayşe Arman'ın köşesini okuyuncaya kadar her şey gayet iyi gidiyordu. Meclis çok olumlu bir havayla açılmış, Başbakan Tayyip Erdoğan'la, Kılıçdaroğlu çok olumlu mesajlar vermişler, Cumhurbaşkanımız çok yapıcı ve doğru yönlendirici bir konuşma yapmış,mutlu günler yakında felan derken Tanrım oda ne,katliam sahneleri. Ayşe Arman yine bir yaramıza parmak basmış ve bir mezbahayı ziyaret edip koyunların acılar içinde katledilişlerine tanık olmuş. Nedense bu durum bana birden Irak'taki katliamları aklıma getirdi. Oradan da acil serviste çalışırken trafik kazaları sonucunda gelen yaralıları ve ölüleri, oradan da ilk yardımın ne kadar önemli olduğunu. Koyuncuklar için fazla yorum yapmak istemiyorum, ben zaten kırk yılın başı et yerim, artık onu da yemeyeceğim. Ayrıca köpeğimiz Pepito, kıvırcık saçlarıyla aynı kuzuya benzer. Köşeyi okuyunca hemen devamı olan pazar yazısına da baktım. Umarım Ayşe Arman ilgililerin ilgisini çeker ve savaşında başarılı olur. Köşeyi okuyup bir daha et yememe ve bu harekete bir şekilde destek verme kararı aldıktan sonra kendimi birden yine acil serviste buldum. Hiç unutamadığım olaylardan biriydi. Genç, yakışıklı bir üniversite öğrencisi havaalanı kavşağından geçerken bir kamyonla çarpışıyor ve ağır yaralanıyor. O zaman International Hospital acil şefiydim, akşam saat 8 olmuş hala evimize gidememiştik, yeni gelen ekibe ancak devir yapıyorduk ki can hıras bir taksi kornaya basa basa acil kapısına geldi. Hemen kapıya koştuk. Taksinin içinde son nefesini vermekte olan ağır yaralı, kanlar içinde bir genç atılı vaziyette diyebileceğim bir pozisyonda yatıyordu. Hemen dikkatle arabadan sedyeye aldık ve müdahaleye başladık, kan verdik ve ameliyathaneye indirdik ancak ameliyata başlayamadan kaybettik onu. Maalesef o kadar çok kan kaybetmişti ki, bize gelinceye kadar organları iflas etmişti. Bu genç delikanlı gelişmiş bir ülkenin vatandaşı olup orada kaza yapsaydı ki, zaten oralarda şehrin içinde kamyon yok, böyle bir kaza yapamazdı, mutlaka kurtulurdu. Çünkü gelişmiş ülkelerde hastaya 5 dk içinde ulaşılabilecek mesafelerde tam teşekküllü içinde her türlü müdahalenin yapılabileceği ambulanslar hazır bekler, ambulans vakaya ulaşınca hemen hayat kurtarıcı müdahale başlar, insanlar böyle sokakta bir taksi geçipte alıncaya kadar kanayarak beklemez. Kazadan hemen sonra bu delikanlıya doğru müdahale başlatılıp havaalanına 5 dk mesafede olan bize hemen getirilebilseydi büyük olasılıkla bugün hala yaşıyor olacaktı. Bu delikanlının hastaneye ilk ulaşan yakını babasıydı, ona ekip şefi olarak acı haberi ben verdim sonra da gidip odamda hıçkıra hıçkıra ağladım. Bu olay 1995 yılında oldu. O zamandan bu zamana oldukça yüz güldürücü gelişmeler oldu ama hala yetersiz. Biz bu olaydan sonra zaten hayata geçirmeye başladığımız tam donanımlı yeni ambulanslar alma projemizi hızlandırdık ve kısa bir süre sonra içinde her türlü hayat kurtarıcı müdahalenin yapılabildiği, doktor ve paramediğin birlikte hastaya gittiği hatta şoförün bile hayat kurtarıcı müdahaleleri uygulayabildiği ambulanslardan oluşan küçük bir filo kurduk. Aynı imkanı hava yoluyla hasta taşıma için de organize ettik. Özel hava taşımacılığı çantaları oluşturduk ve ekibimizi bu konuda da eğittik. Zaten hastanemizin helikopter pisti de vardı. Hızımızı alamadık birde ambulans yat hizmete soktuk, çünkü zaten deniz kenarındaydık. Kısa bir süre sonra havada, karada ve denizde hayat kurtaran ekip olduk, pek çok kahramanlık hikayemiz oldu. Filomuz alanında ilkti ve pek çok kuruma örnek oldu, öyle ki ağır bir vaka oldu mu herkesin aklına ilk bizim ambulanslarımız gelir olmuştu. Bizden sonra özel sektörde yeni ambulans şirketleri kuruldu, onlarda aynı mantıkla tam donanımlı ambulans filoları oluşturdular ve derken 112 hayata geçti ve 112 kumanda merkezinden tüm ambulanslar kumanda edilmeye başladılar. Bugün düne göre çok iyi bir yerdeyiz ama yine yeterli değil. Ambulanslarda malzeme açığı, kalibre olmamış ve sterilizasyonu eksik cihazlar, bilgi ve beceri düzeyi yeterli olmayan personel gibi sorunlarla hala karşılaşabiliyoruz. Vatandaşlarda hala tam bilinçli değil, ne zaman ambulans çağrılır daha tam bilmiyorlar. Nezle olmuş çocuğunu doktora götürmek için bile ambulans çağıran oluyor. Bir türlü gelişmesini tamamlayamayan ülke olarak bu konuda da çalışmalarımıza hızla devam etmeliyiz. Bir yandan ambulans ağımızı genişletirken bir yandan ambulanslarımızın kalitesi sürekli denetlemeli ve gelişmeleri takip etmeliyiz. Ambulanslar hayatın kurtarıldığı yerlerdir, onlara yatırım yapmak zorundayız, biz hekimler olarak bu konuda, bütçemiz yetersiz lafını duymak istemiyoruz. Tabi sadece ambulansla bitmiyor iş, halkımızı ilk yardım konusunda da hızla eğitmeye devam etmeliyiz. En azından yanlış bir şey yapmaktansa hiçbir şey yapmamanın daha iyi olduğunu bilmeliler. Farkında mısınız güne ne güzel başlamıştım, önce Ayşe Arman sonra hayallerim ve düşüncelerim sabahımı bozdu. Derken bir baktım saat 13.00 kızımı almam lazım, koşa koşa onu aldım ve eve döndük, güzel bir öğle yemeğinden sonra o derslerine ben kalan gazetelerime, maillerime ve yazılarıma döndüm, tanrım maillerimde neler var, onları da bir gün yazacağım, birde deprem olmaz mı, e pes dedim bu nasıl bir pazar? Acaba pazarları gazete okumaktan ve maillerime bakmaktan vaz- mı geçsem?

Sevgiler..

Op.Dr.Sevil Öz
3 Ekim 2010

25.1.2011 - 14:57

Diğer Yazılar  ››

Reklamlar