Kadın Cerrah Olmak

Kadın Cerrahın Annesi Olmak

Bugün yazılarıma "kadın cerrah" la başlayan başlık koymaktan vazgeçmeye karar verdim, çünkü artık "görmemiş kadın cerrah olmuş işin cılkını çıkarmış" a dönecek durum. Kadın cerrah başlıklı son yazımı annem için yazıyorum.
Annem 77 yaşında, iktisatçı, eski meşhur Hereke Sümerbank Halı ve Kumaş Fabrikası'nın çok eski muhasebe müdürü. Doktor olmamda ablamdan sonra ikinci etken. Bana iki haneli köyde bile doktor olsan şanın yürür, itibarın olur, yine faydalı olursun ve aç kalmazsın, köylü sana tavuk verir süt verir karnın doyar derdi. Yani onun için iyi mesleğin şartları "anlı şanlı olacaksın, itibarlı olacaksın, insanlara faydalı olacaksın ve aç kalmayacaksın" idi. Burada özellikle gençlerin dikkatini çekmek istiyorum, Atatürk nesli insanlar çok zengin olacaksın, şöyle havalı olacaksın gibi öğütler değil, anlı şanlı ol, itibarlı ol, faydalı ol ve aç kalma gibi öğütler verirlerdi.
Annemin Hereke'de çalıştığı dönemlerde Hereke halıcılık merkeziydi ve İran halılarıyla yarışan hatta düğüm sayısında onu geçen ipek halılar dokunurdu. Tabi nefis yün halılar da dokunurdu. Fabrikanın kumaş bölümünde de çok kaliteli yünlü kumaşlar ve askeriyenin parka kumaşları imal edilirdi. Gençliğimde hep Hereke kumaşından dikilmiş kışlıklarım olurdu. Fabrikada ayrıca el dokuma tezgahları vardı, masif tahtadan, bu tezgahlarda nefis ipekli ve yünlü örtüler, şallar dokunurdu. Her bir parça bir sanat eseriydi. Hereke bu fabrika sayesinde geçinirdi, insanların durumu iyiydi. Fabrikada çalışmayanlarda ya esnaftı ya da balıkçı. Maalesef özelleştirme furyasında fabrika satıldı, o güzelim el tezgahları ve tüm fabrika şu anda ölü duruyor, her şey çürümeye terkedilmiş hayalet bir fabrika. Bana Ayn Rand'ın romanlarını hatırlatıyor. Tek yüz güldürücü olay fabrikanın taş yapımı lojmanlarında şimdi Kocaeli Üniversitesi'nin öğrencilerinin okuyor olması, Kocaeli Üniversitesi'nin Güzel Sanatlar Bölümü Hereke'de. Bugün konu annem olduğu için Hereke anılarıma dalmak istemiyorum, onlardan ayrı bir roman olur.
Annemin en sevdiği evi Hereke'deki evi, zaten sağlık koşulları nedeniyle İstanbul'daki evinde oturamıyor artık. Hereke'deki evi Kışladüzü'nde bütün deniz ayaklarının altında ve annem yaşlılığını bu evde geçirmeye karar verdi, hatta bu evde ölmek istediğini söylüyor, sanırım çocukluk dönemini saymazsa biraz da en güzel yıllarının Hereke'de geçtiğini düşündüğü için oraya döndü. Bir kaç yıldır sadece yazları gidiyordu, bu yıl kışı da orada geçirmek istedi. Bizde kızları olarak onun rahat etmesi ve daha iyi ısınması içi kalorifer sistemini yeniledik, banyosunu yaşlılara uygun hale getirdik, yani 15 gündür evinde tadilat vardı. Ablamın evi ona daha uygun olduğu için genelde orada kaldı. Dün bana geldi, benim evimin yolu araba giremeyen eski İstanbul sokağı yani yürümek zor. Dünden beri beraberiz, bu akşam ona internette bazı şeyler göstermek istedim, özellikle de "meme kanseri" yazınca sitemin ilk sayfada çıkıyor olması, facebook hesabımı ,"Sevil Öz" yazınca neler çıktığını, özetle internetteki kızını onunla paylaşmak istedim, memnun olacağını düşündüm. Çok etkilendi, facebook tan torunlarına da baktık sonra ben yanından kalkıp odamdan hırka almaya gittim, döndüğümde bana "bak Sumru yazdım altında bir sürü Sumru açıldı" dedi. Baktım hiç bilgisayar kullanmamış olan annem google ekranında arama bölümüne "Sumru" yazmış altına değişik "Sumru" seçenekleri açılmış. "Anneciğim onlar istersen seçmek için" dedim ve" Evirgen" de yazarak arama tuşuna bastım, bir yandan da onu hazırlamak için "anneciğim çıkacağını sanmıyorum çünkü sen sahneden inip kabuğuna çekileli çok oldu" dedim, baktık tabi bir şey çıkmadı, annem bu duruma çok üzüldü, "onca yıl devlete hizmet ettim, onlar sayılmıyor mu" diye yorum yaptı. Neyse anneme kimlerin google da çıkabileceğini anlattıktan sonra annemi google da çıkarmaya karar verdim. Bu yazıyı birazda onun için yazıyorum. Yazımda "Sumru Evirgen" yani annemin adını geçirirsem, yazımı yayınlayınca annem de Google'da çıkmış olacak, ben de ona sürpriz yapacağım.

Düşünüyorum da 20 yıl gibi kısa bir sürede nereden nereye geldik. 1987 yılında İskoçya'da asistanken, eski eşimle birlikte bilgisayar almaya karar verdik, küçük bilgisayarlar yeni çıkmıştı, ülkemizde yoktu zaten. Çok havalı bir Apple Machintosh bilgisayar aldık. Dünya paraydı, hele asistan maaşıyla bir servet gibi gelmişti bize. Birde yurda girerken bir sürü gümrük parası ödedik, ama değdi, bilgisayarımız çok işimize yaradı. Sonra çılgın bir hızla bu günlere geldik. Tıpta da gelişmeler aynı hızla oldu, yani teknolojideki gelişmeler tıp alanına çok yansıdı. Bizim öğrenciliğimizde ultrason, tomografi, MR, PET gibi cihazlar yoktu. Bir bildiğimiz düz röntgendi, bazen gerektiğinde kontrast madde kullanarak biraz daha ayrıntılı bilgi almaya çalışırdık. O zaman fizik muayene ve hastanın hikayesini iyi dinlemek esastı, birazda laboratuar eklerdik, belki birde düz film ve teşhis koyardık. Teşhis koymak dedektiflik gibi bir şeydi, çok bilinmeyenli denklem, çok bilgi gerektirirdi. Hastalarla daha fazla vakit geçirmemiz ve onları daha iyi dinleyip, daha iyi muayene etmemiz şarttı. Şimdilerde olduğu gibi "neyin var, git şunları yaptır gel "şeklinde bir tıp uygulaması yoktu. Yani daha bir doktora bağlıydı tıp. Şimdi bu teknoloji ile daha bir alete bağlı hale geldi ve öyle bir esareti altına aldı ki doktorları, teşhisinizi koymuş bile olsanız yine bu yeni cihazlarla teşhisinizi kanıtlamak zorunda kalıyorsunuz. İleri teknolojinin tıp alanına girmesi ve doğru kullanılması ile pek çok hastalık daha erken ve kolay teşhis edilir oldu, tedaviler kolaylaştı, ölüm ve sakat kalma oranları düştü, bu tabi bir devrim. Ama öbür yandan yeni nesil bazı doktorları hastadan uzak, alete bağımlı hale getirdi ve bu doktorların başarısı bilakis düştü. Sanırım doğru olanı, iyi doktor olabilmek için hem hastaya hem de aletlere çok yakın olmamız gerektiği, çünkü aletin verileri sadece bir görüntü, bir sonuç, oysa hasta gerçek. Hasta gerçeği ile alet verilerini harmanlayarak teşhis ve tedavi yapmamız gerekir. Birde hangi cihazın hangi zamanda faydalı olacağını bilmeliyiz yoksa mesela şimdilerde olduğu gibi her önümüze gelen memeye MR yapmaya kalkarız.
Hangi laboratuvar tetkiki, hangi radyoloji tetkiki yapılması gerektiği ve çıkan sonuçları doğru değerlendirmek o kadar önemli ki. Geçen kış çok ünlü bir hastanenin bu yetileri olmayan doktorları yüzünden büyük kızım nerdeyse gümbürtüye gidiyordu. Hem de anne baba doktor olmasına rağmen. Bir bademcik iltihabını binbeşyüz tane tetkik yaparak bilinmeyen bir hastalığa dönüştürdükleri ve ona göre de tuhaf bir tedavi uyguladıkları için kızım sekiz gün ateşler içinde kıvrandı ve giderek kötüleşti. Sonunda 7000 TL lik hesabı ödeyip hastaneden kaçtım ve kızımı Dr.Leyla Ağaoğlu ile Dr. Olcay Emel'e teslim ettim, doğru tedavi ile 2 günde ayağa kalktı. Sanırım siz de bu günlerde böyle hikayeleri çok duyar oldunuz. Bu hikayelerin tek nedeni, ileri teknoloji yi takip edeceğiz, rekabette geri kalmayacağız derken hastanelerin alet deposuna dönmesi ve yatırılan paranın geri dönmesi içinde çok tetkik yapma gerekliliği ve bunun sonucunda da hasta gerçeğini unutup tetkikler içinde boğulmadır. Bu tetkik kirliliği içinde hasta unutuluyor ve doktor tetkikleri tedavi etmeye çalışıyor. Buradan genç doktorlara seslenmek istiyorum. Klasik bir laf vardır " hasta vardır, hastalık yoktur",yani her hastaya özel yaklaşmak, hikayesini iyi dinlemek ve özenle muayene yapmak lazım. Sonrada hikayesi ve muayene bulgularına göre gerektiği kadar ve doğru tetkikleri istemek lazım, sonra da bu tetkikleri doğru değerlendirmek lazım.
Son yıllarda bu alet kirliliğini engellemek için Sağlık Bakanlığı bazı uygulamalar getirdi. Artık her isteyen istediği aleti alıp koyamıyor, Sağlık Bakanlığı araştırma yapıyor, o bölgede böyle bir alet gereklimi yoksa yeteri sayıda var mı diye. Belki bu uygulama iyice oturur ve doğru uygulanırsa alet kirliliğinden kurtulur, yüksek teknolojiyi gerektiği kadar ve etik olarak uygulamaya başlarız ve bu şekilde hasta gerçeğini unutmayız.

Sanırım bu yazımla amacıma ulaşmış bulunuyorum. Yazım yayınlanır yayınlanmaz anneme gidip onunda artık "google" da olduğunu göstereceğim. Eminim o zaman bunca yıllık devlet hizmetinin boş olmadığını görecek, çünkü O'nu "google" da çıkarabilen evlatlar hatta torunlar yetiştirdi. Sevgiler,

Dr.Sevil Öz
13.10.2010

25.1.2011 - 15:00

Diğer Yazılar  ››

Reklamlar