Kadın Cerrah Olmak

Şapka Çıkartılacak Bir Gün

Kuruçeşme Aşşk Cafe’de hikayemi yazıyorum. Kimse yok, nefis bir sabah. Güneş, deniz, hafif bir caz ve ben. Bir de deniz boğaz olunca tarifi imkansız hale getiriyor.
Bu sabah kızımla uyandım, sabahları altıyı yirmi geçe kalkıyor. Çok hastaydı ve bugün hafta sonu tatiline gidiyor. O’na portakal ve nar suyu sıkmalıyım, karnesini alıp yola çıkacak, güçlü olmalı. O giyinirken kahvaltı hazırladım, meyve suyunu sıktım, iştahla içti, canım annem diye sarıldı bana. Dünün duygu sarhoşluğu içinde yolcu ettim canım kızımı. O’nu yolcu ederken büyük kızımı düşündüm, yuvadan uçalı 2,5 yıl oldu, zaman nasılda geçiyor.
Acele etmeliyim, Yeşilköy’e gidip konut kredimi yeni faiz oranlarına göre yeniden yapılandırmam gerekiyor. Çok ihmal ettim zaten. Gözüm kızımın yarım hazırlanmış bavuluna takılıyor. Şimdi alel acele okuldan gelip bavulunu tamamlayamadan kapatıp gider diye düşünüyorum. Bavulunu şöyle bir karıştırıyorum pijamasının üstü dışında her şeyini aldığını görüyorum, onu da koyup yanında kalmış kar botlarını da yerleştiriyorum. Şimdi bu bavulla alel acele merdivenlerden inerken yuvarlanmasın diye bavulu aşağı taşıyorum, eski insan ya çok zayıfmış ya çok çevik, merdivenlerimiz öyle dar ve dik ki. Aşağıda saate bakıyorum “tüh” 0830 olmuş. Aman diyorum, bugünde bankaya gidemeyeceğime karar veriyorum. Erkenden muayenehaneme gidip “Kadın-meme-kanser şeytan üçgenine itirazımız var” sunumumun hazırlıklarını tamamlayayım. Böyle işler için sabah en iyi zaman. O da ne anahtarım yok, her şeyimi kaybediyorum ama bu kadarı da fazla. Evimin kilidi 150 yıllık olduğu için anahtarı da nal kadar, nasıl kaybolur. Allahtan Zeynep Hanım gelecek, kapı anahtarı olmadan kapatılamıyor, anahtarla büyük dili kaldırıp yerine oturtmanız lazım. Zeynep Hanım gelince anahtar arabada kalmıştır diye nihayet evden çıkıyorum ama orada da yok, Zeynep hanımı tembihliyorum anahtarımı bulursan bakkala bırak diye. Bizim orası hala mahalle havasında , anahtarını bakkala güvenle bırakabiliyorsun.
Şimdi Bebek girişi tıkanmıştır diye Hisar Üstü’ne yönelip üniversitenin kenarında Bebek’e iniyorum. İşime sahilden gitmeyi seviyorum, sabahları boğazı seyrede seyrede. Tam Cafe Nero’nun önünden geçerken güneş ve deniz beni çağırıyor. “Gel dün yaşadıklarını yaz, yoksa unutursun ve kalır, sunumunu nasılsa tamamlarsın” diyorlar. Çocukluğumdan beri güneş ve denizin çağrısını mümkün değil geri çeviremem. Ani bir kararla Bebek Cami’ nin isparkına giriyorum ancak beni içeri sokmuyorlar, içerde yıkama varmış. Benim tanıdığım kişi orada olsaydı (adını bilmediğimi fark ediyorum) ne yapar eder beni alırdı içeri, karısına bakıyorum, minnet gibi bir duygu var bizim insanımızda, hala var! Tam ayrılırken beni görüyor, ben de O’nu ama çok geç, trafiğe katılıyorum, geri dönemem. Birden Kuruçeşme Aşşk Cafe geliyor aklıma. İşte orada deniz bana daha da yakın olacak.
İçeri girip deniz kenarındaki masalardan birine oturuyorum. Kimse yok , harika! İşte buradayım dünü yazmam ve ölümsüzleştirmem lazım.
Dün sabah altı buçukta da yeğenim geldi, O’nu aslında sekizde kahvaltıya bekliyordum. Sabah altı buçukta kapının vurulması beni korkutmadı değil doğrusu. Kapıyı açıyorum “madem bu kadar korkaksın niye sitede oturmuyorsun” diye takılıyor, aslında O’da biliyor suni yaşantılardan bıktım artık. Bugün önümdeki yıkık ahşap evi O’na almaya ve böylece komşu olmaya çalışacağız. Yeğenimin çocukluğunu düşünüyorum, ne çok altını değiştirdim diye gülümsüyorum, yıllar nasıl da geçiyor diye hayıflanıyorum bir kez daha. Komşu olma olasılığımız beni çok duygulandırıyor ve böylece günün ilk göz yaşarma krizini geçiriyorum. Güzel bir kahvaltı hazırlıyorum, ev ve O’nun gelecek planları ile ilgili uzun uzun sohbet ediyoruz.
Randevumuz dokuz buçukta Bebek’te. Beş dakika rötarla varıyoruz, park yeri büyük sorun tabi buralarda. Bizi bekliyorlar, mimar projeyi ayrıntılı bir şekilde anlatıyor ve fark ediyoruz ki evin en üst katı zamanla yıkılmış ve kayıtlarda yok. Halbuki mimar evin orijinal halinin daha doğrusu mahallenin orijinal halinin fotoğraflarını bulmuş, zaten bu yıkık hali İstanbul evlerine hiç benzemiyor,mimari tarza aykırı, ama gel de anlat yukarıdakilere. Mimar bunu anlatmanın savaşını veriyormuş şu sıralar. Yeğenimle savaş kazanılırsa evi alalım kararı veriyoruz ve toplantı biraz düş kırıklığı ile sonlanıyor. Olsun çok güzel bir sabah oluyor benim için, sonra ben işime O işine ayrılıyoruz.
Kliniğe gidiyorum. Orada büyük değişiklikler yapma arifesindeyiz. Sabah uzun, bitmek bilmiyor, ustalar, mimarlar, yeni başhemşiremiz, toplantılar, kararlar ve nihayet sevdiğim zaman başlıyor, hastalarımın geldiği zaman. Her hastam benim için özel, hepsinin hikayesi var, hepsine ayrı yaklaşmam gerekiyor. Hasta odaklı bir doktorum ben, önce hasta! Onlarla sohbete bayılıyorum bu yüzden yarım saatten kısa olamıyor muayeneler. Amacım sadece tedavi değil çünkü, yapabildiğim kadar yaşamlarını kolaylaştırmalıyım. Bazı hastalarım beni çok derinden etkiliyor. Özellikle genç yaşta meme kanseri ile savaşan kadınlar, onlara ayrı bir duyarlılığım var. Nerdeyse evlerine gidip her şeyi organize etmek istiyorum. Bugün de hastalarımın arasında öyle bir hastam var. 33 yaşında iki küçük çocuk annesi ve savaşı başladı. Bugün çok önemli çünkü ameliyat öncesi kemoterapi tedavisi bitti, sonuçları değerlendirip ameliyatın şekline ve zamanına karar vereceğiz. Kız kardeşi ile gelmiş her zamanki gibi, onları karşılıyorum. Kemoterapi saçlarını götürmüş ama umudu, savaşçı ruhu aynen duruyor. Konuşuyoruz, tetkiklerine bakıyorum, gayet iyi. Muayene ediyorum, arkasından ultrasonla kontrol ediyoruz. Kemoterapi etkili olmuş ama memesini koruyacak kadar değil. Benim için en zor süreç başlıyor, hasta için zaten tüm süreç çok zor. Önce memesini almam gerektiğini söylemeliyim. Bir yandan bu ne biçim meslek diyorum bir yandan da iyi ki kadın cerrahım diyorum, O’nu iyi anlayabiliyorum. Meme kaybı nasıl bir şey tasavvur edebiliyorum.
Odaya dönüyoruz ve başlıyorum anlatmaya. “Memeni almak zorundayım ama zamanı gelince bomba gibi yeni meme yapacağız, hatta eskisinden daha güzel olacak “. İkimizin de gözleri doluyor, ben ağlayamam çünkü hekimim ama o gözler hiç olmazsa dolacak, engel olamam, sözümü dinlemezler. Böylece günün ikinci göz yaşarması krizini yaşıyorum. Sonra uzun uzun yapılacakları, ailesine söylenilecekleri, kızlarına anlatması gerekenleri konuşuyoruz. İstiyorum ki eve dönünce donanımlı olsun, güçlü olsun.
O’nu uğurluyorum, o asi gözlerimden yaşlar damlıyor, hem hüzün hem destek olabilmenin mutluluğu. “Tanrım hayat her şeye rağmen çok güzel “diyorum.
Derken bir mesaj “ne yapıyorsun, işin var mı?” Çok sevdiğim bir arkadaşım günün ortasında mesaj atıyor, belli ki bir derdi var, günün ortasında işin var mı diye sorulur mu? O’nu kırmamak için pek yok ne var diye telefon ediyorum. Tekrar soruyor, şu anda hastan var mı diye, bakıyorum beşe kadar hastam yok ama toplantılarım var. Birden diyorum ki iş mi arkadaşlık mı, belli ki bir şeyler var. “Yok” diyorum “beşe kadar boşum.” “ O zaman on beş dakika sonra geliyorum seni alacağım” diyor. Gözümün altında kalmış birkaç damla yaşı siliyorum ve hayırdır İnşallah nasıl bir gün bu “peki diyorum gel”. Çok gizemli bir durum acaba nesi var?
Hemşire hanımı arayıp acil bir müdahaleye gitmem gerek lütfen toplantıları siz yönetin diyorum. Mantom ve çantamı alıp çıkıyorum. Hiçbir fikrim yok, ama arkadaşımı iyi tanıyorum önemli olmasa böyle davranmaz, çok önemli bir durum var ama ne, neden böyle gizemli, uf umarım çok kötü değildir. Hani kötü haberlere alışığım ama çok kötü olmasın. Arabasına biniyorum, gayet neşeli, hiç tedirgin değil, bir ara acaba aklını mı kaçırdı diyorum. Beni işimden gücümden alıkoyuyor ama çok keyifli ve Beyoğlu’na gidiyoruz. Kahve içecek bir yer arıyor. Kesin delirdi, Nişantaşı en güzel cafelerin olduğu yer, kahve için buraya mı gelinir? Epey yürüyoruz, yürüyeceğimizi söylemediği için ayakkabılarımı değiştirmek aklıma gelmedi, ayağımda koca topuklular. Bu iş artık biraz tuhaflaşmaya başladı, hafiften geriliyorum. Derken derme çatma bir pasaja giriyoruz, evet şüphem yok , delirdi. Sonra İstiklal caddesinin arkasında daha önce hiç görmediğim küçük bir meydana geliyoruz. Ortada hasır tabureler , kahve içen insanlar. Buralara hiç gelmemiştim diyorum. Her şeyin bir ilki var diye iyice saçmalıyor artık. Derken 100 yıllık olduğunu tahmin ettiğim bir şapkacı dükkânından içeri giriyoruz. Olamaz, göz yaşarma krizlerimin üçüncüsü geliyor, benim canım arkadaşım. Hayatımda tam şaşkınlığa uğradığım birkaç andan biri, belki de bu kadar şaşkınlaştığım ilk an.
On gün önce salonu için beğendiği antika yemek takımını göstermek için beni Kadıköy’deki antikacılara götürmüştü. Çiya’da nefis Osmanlı yemekleri yedikten sonra antikacıları dolaşmıştık, maalesef beğendiği masa takımının bulunduğu dükkan kapalıydı. Hava çok soğuktu, yağmur vardı. Bağdat caddesine gidip biraz nostalji yapmaya karar verdik. İkimiz de ne zamandır gitmemiştik ki O’nun çocukluğu orada geçmişti, biliyorum. Anlık kararları bazen uygulamak iyi oluyor, her zaman böyle fırsatlar olmuyor diye düşündük. Hava çok soğuk olduğu için ben bir dükkandan bere, eldiven ve atkı aldım. Bağdat yoluna koyulduk. Caddede amaçsız dolaşırken olaya bir amaç katmak için “hadi şapka bakalım, ne zamandır bir şapka almak istiyorum” dedim. Epey dolandık ama hiçbir şey bulamadık. Şapka devrimi yapmış yeryüzündeki tek ülke olduğumuz halde hiçbir dükkânda şapka olmaması çok tuhaf geldi bana. Benim sevgili arkadaşım işte bu anı kayıtlarına almıştı. Dostluk, sevgi bu olsa gerek.
Dükkândan içeri girerken bana “bu yaş gününde sana şapka yaptırmaya karar verdim” dedi. Gözlerim doldu, başım döndü, yer ayağımdan kaydı ve çarpıntım başladı. Bu nasıl bir düşünce nasıl bir sürpriz? Asla aklıma gelmezdi, bütün bu gizemli, şapka çıkartacak planın ardından şapkam çıktı. Madam Katya büyük bir titizlikle bana değişik şapkalar giydirdi. Hepsine bayıldım. Fakat baş ölçüme göre bulamadık. Klasik espirimi yaptım “ ben koca kafalıyımdır, içi beyin dolu” diye. Madam Katya ölçümü aldı, şapka modelini beğendik.
Dükkândan çıkarken bütün günüm gözlerimin önünden aktı, daha saat beş bile olmamıştı ve ben neler yaşamıştım. Tanrım iyi ki varım, iyi ki kızlarım, arkadaşlarım, hastalarım, sevdiklerim var.
Hayat çok güzel!

4.2.2011 - 18:02

Diğer Yazılar  ››

Reklamlar